24 Nisan 2009 Cuma

ASYA’NIN İLK TRANSGENİK SEBZESİ: PATLICAN

Patlıcan her ne kadar Hindistan kökenli ise de, bu sebzenin Avrupa’ya girişi 16. yüzyıla raslar. Düşük kalorisine karşı yüksek besleme değeri, kalsiyum, fosfor, A, B1, B2 ve C vitamince zenginliği ile Akdeniz mutfağının bu değişmez sebzesinin ekim alanı sürekli artış göstermektedir. Son yıllardaki dünya üretimi ise 30 milyon ton civarındadır. Bunun %50 si Çin’de, %30’ Hindistan’da, % 4’ü ise ülkemizde gerçekleşmektedir.

Kuzey Amerika’da “eggplant” ve Avrupa’da “aubergine” diye bilinene patlıcan, Hindistan’da sebzelerin kralı olarak bilinir. Kurak koşullarda da oldukça iyi verim sağlayabilen patlıcanın Hindistan’daki 1,4 milyon üreticisinin çoğu fakir - küçük çiftçidir. Diğer taraftan Hindistan’da patlıcan tarımı özellikle fazla insektisit (böcek ilacı) kullanma zorunluluğu nedeniyle yüksek maliyetlidir. En önemli zararlı meyve ve sap kurdudur (MSK) (Leucinodes orbonalis - Lepidoptera). Mücadele yapılmadığında %70 lere varan zararı nedeniyle, sezon başına yüzleri bulan ilaçlama yapıldığı bilinmektedir (http://www.munisentzool. org/yayin/vol4/issue1/257-267.pdf). Fakat bu yüksek oran kimyasal kullanımı masrafları artırmakla kalmaz, kalıntı nedeniyle gerek insan ve gerek çevre sağlığı açısından büyük sorun oluşturur. Tabii ki zarar bununla da kalmamakta, kimyasallara dayanıklılık, zehirlenme, hedef dışı ürünlere zararlara da neden olmaktadır. MSK zararı bitkide gelişmeyi engellemenin yanında, meyvede %95’lere varan ürün kaybına ve pazarlanabilme kaybına neden olmaktadır.

Bu boyutta zarar karşısında 2000’li yıllarında özel ve kamu sektörü işbirliği ile Bacillus thuringiensis’nin cry1Ac geninin transferi ile yola çıkılmıştır. Çalışmalarda “35S” promoteri ve markör gen olarak da “nptII” ve aad” kullanılmıştır. Transgenik teknolojisi üniversitelerin kullanımına açık tutulurken Bt geninin açık tozlanan çeşitlere de aktarılması gerçekleşmiş, adeta fikri mülkiyet – ıslahçı hakları sorun olmamıştır. İşin çok daha çarpıcı olan tarafı ise söz konusu teknolojinin Filipinlere ve Bangladeş’e ücretsiz olarak açık tutulmasıdır.

Bt patlıcan Hindistan’da geliştirilmiş ve kabullenilmiş olan ilk biyotek üründür. Gıda ve çevre güvenliği, sağlık, biyoçeşitlilik açısından bir dizi araştırması yapılmıştır. Tavşanlar, kanatlılar, keçiler, süt inekleri üzerinde yapılan araştırmalar bu transgenik çeşitlerin transgenik olmayanlar kadar güvenli olduğunu ortaya koymuştur. Polen kaçması, toprak mikroorganizmaları ve hedef olmayan mikroorganizmalar üzerindeki etkileri, proteinin parçalanması, baskınlığı açısından yapılan denemelerin sonuçları da güvenirliğini doğrulayıcı niteliktedir. Yaprak afitleri, gelin böceği, çekirge, örümcek gibi yararlı böcekler üzerinde de olumsuz bir etkisi gözlenmemiştir.

Bu transgenik patlıcanın üretimiyle MSK için gereksinim duyulan ilaçlama %77, diğer zararlılar için gerekli ilaçlama da % 42 azalmaktadır. Bu da patlıcan üreticisinin ilaç kullanma zorunluluğunun azalması ve üründe ilaç kalıntısı riskinin kalmaması demektir. Pazarlanabilir meyve verimi; hibritlere göre %116, açık tozlananlara göre %166 daha fazladır. Bu transgenik çeşit sayesinde üreticinin geliri artmakta ve ülkeye yıllık 400 milyon dolarlık artı değer sağlanmaktadır.

Pamuk ekim alanlarının %65’ini kaplayan Bt pamuktan sonra Bt patlıcan, Hindistan’da biyoteknolojinin, gıda güvenliği açısından ne denli etkin bir teknolojik gelişme olabileceğini göstergesidir.

Bu gelişme tarımsal biyoteknoloji konusunda özel ve kamu kuruluşlarnın ortak hareket edebileceklerini; Bt teknolojisinn yalnız bazı uluslar arası firmaların tekelinde olmadığını sergilemektedir.

Dr. Nazimi Açıkgöz

7 Mart 2009 Cumartesi

KESME ÇİÇEKCİLİK VE BİYOTEKNOLOJİ

Transgenik çeşitleri geliştiren bir araştıcının, kesme çiçek konusunda ilginç bir yakaşımı var: “Gıda üretimine yönelik bir firma olarak, halkın sürdürülebilir bir ruh sağlığına sahip olabilmesi için onların hayatlarına bir renk katma amacıyla bu sektöre girdik”. İşin ticareti tarafı sanki ikinci plana itilmiş. Bu konudaki gelişmeler biraz beklentiyi ötelere taşımışa benziyor. Çünkü değişikliği – yeniliği seven insanoğlunun farklı renkte çiçeklere ilgisi karşısına “GIDA” dışı bu transgenik ürün tüm dünya çiçek pazarına girerken Türk kesme çiçek üretici - ihracatçısının olaylara uzak kalmaması gerekir.

Türkiye’de kesme çiçek olarak en çok karanfil, glayöl, gül ve nergis üretilmektedir. Fakat bunların ihracatı ciddi rakipler nedeniyle sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle yetkililer, ürün çeşitlendirmeyi, uluslararası pazarlarda fiyatları daha yüksek olan glayöller, orkide gibi türlere yönelmeyi, yeni çeşitler geliştirerek rekabet gücümüzün artırılmasın önermektedirler. Hatta bu konuda Ziraat Fakülteleri ile işbirliği yapılmasının ürün çeşitlendirme çalışmalarını olumlu olarak etkileyeceği düşünmektedir. Ayrıca, bu geleneksel olmayan ihraç pazarlarının yakından incelenmesi ve bu ihracat artışının sürdürülmesine yönelik stratejilerin geliştirilmesini planlamaktadırlar. Özellikle ıslahçı hakları yasasının 2006 yılında işlerlik kazanmasından sonra tescili başkasının üstüne olan çeşitlerin royalitesiz ticareti imkânsız hale gelmiştir. Bu durumda süs bitkilerinin ıslah çalışmalarına daha farklı – yapıcı yaklaşmak gerek. Gelişmiş ülkelerde Ziraat Fakültelerinde yüksek lisans tezlerinin %80’ni direk olarak piyasaya yönelikken, Türkiye’de söz konusu oranın %10’ların altında olması, bu konuda stratejik bazı atılımlarda geç kalınmaması gerektiğini de ortaya koymuştur.

35 – 40 milyon US$’lık payla Türkiye’nin, toplam 50 milyar dolar tüketim hacmine ulaşan dünya kesme çiçek pazarında adı geçmeyeceği bir gerçektir. Floristik ve ekolojik zenginliği, tüketim noktalarına yakınlığını göz önünde bulundurulursa, ülkemizin katma değeri yüksek bu alt sektörden yeterince yararlanabileceğini beklenebilir. Fakat bu konuda darboğaz, tescilli ve albenisi olan çeşitlerin üreticilere sunulmasıdır. Özellikle bitki ıslahçı haklarının kabulünden sonra royalite sorunu ile karşılaşan Türk üreticisinin ürün gamındaki zenginlikten yararlanma şansını kullanması bir seçenektir. Aslında Türk müteşebbislerinin alıştığı ürünü değiştirme konusunda pek istekli olmadığı bilinmektedir. Fakat dünya değişiyor, kesme çiçek piyasası, kendine özgü bir tüketim psikolojisinde yeniliklere alabildiğine açıktır.

Şimdi dünya çiçekçilerinin bu konularda neler yaptıklarına bir göz atalım: 10 milyar US$lık gül piyasasında pazar payını artırmak isteyen bir Avustralya firması mevcut sarı, kırmızı ve beyaz gül renklerine albenisi yüksek başka bir renk arzular. Ve gen teknolojisi ile bu iş başarılır. Doğal olarak gül mavi pigment üretemediğinden, buna olanak verecek bir yabancı genin transferi ile bu sorunu çözmüştür. Firma transgenik kesme çiçekçilikte başka bir türde 12 yıldır hizmet vermekte olduğundan, olayın ticari üstünlüğünün bilincinde idi. Bu nedenle mavi gül konusunda bir Japon gen teknoloji firması ile ticari partnerliğe gitmiş, ürünü elde etmiş ve biyogüvenlik işlemlerine başlamıştır.

Kesme çiçekçilikte gen teknolojisi çalışmaları bütün dünyada hızla devam etmekte ve özellikle çarpıcı renk eldesi, uzun raf ömrü, farklı koku, soğuğa dayanıklılık gibi karakterlere odaklanmıştır. Piyasaya sürülen başka bir ürüne de değinmekte yarar olsa gerek: karanlıkta ışıldayan transgenik gül. Burada konuyu cazip kılan başka bir husus AB’nin de transgenik kesme çiçek ithalatına izin vermesidir.

İşte Türk kesme çiçek üretici - ihracatçılarının, henüz biyogüvenlik yasasının mecliste olduğu şu günlerde, konu ile ilgilenerek, en azından potansiyel partnerlerlerle bir an önce temasa geçmesi rekabet açısından çok önemlidir. Bu konuda karar mercileri de olaya eğilmede geç kalmamalarıdırlar. Çükü:
1:Pakistan hükümeti, ücretsiz olarak kendi tohumculuk firmalarına dağıtmak üzere pamuk zararlılarına dayanıklılı biyotek ürün geliştirmek amacıyla bir gen (Cry3) satın almıştır;
2:Brezilya ülke için bir uluslar arası tohumculuk firmasına bir biyogen (transgenik) soya çeşidi sipariş etmiştir.
Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz

30 Ocak 2009 Cuma

BİYOTEKNOLOJİNİN DÜNYA PAMUK TARIMINA KATKILARI

Transgenik çeşitlerin dünyadaki ekilişleri 12 yılda sıfırdan 112 milyon hektara ulaşmış olması ilginçtir. Biyotek çeşitlerin verim ve kalitede yükselmelere, tarımsal savaş ilaçlar tasarrufuna olanak sağlamaları ve özellikle üretim maliyetini düşürmeleri nedeniyle bu hızlı ekim alanı artışı gerçekleşmiştir. Dünyada artan tarımsal ürün fiyatları karşısında bunların ekim alanlarında daha da hızlı bir genişleme beklenmelidir.
Arjantin’de olduğu gibi, “ikinci ürün” sistemine zemin hazırlayan biyotek çeşitlerin bazı ülkelerde ekim alanlarını ikiye katlamaya fırsatı vermelerine pek dikkat çekilmemiştir. Ege Bölgesinde buğday – arpa hasadını takiben ekilecek ikinci ürün transgenik mısır çeşitleri, normal çeşitlerde sap kurdu zararı nedeniyle ekonomik olmayan ikinci ürün mısır tarımına olanak verebileceği, böylece yüz binlerce hektarlık (Ha) ekim alanı kazanabileceğimiz beklenebilir.
GDO’lara karşı görüşler nedeniyle, transgenik çeşitlerin ekimine ancak 2002 yılında başlayabilen Hindistan’da 2007 yılındaki 9,5 milyon Ha pamuk ekim alanın 6,6 Ha’ını biyotek çeşitlere ayırmıştır. Gelirini ortalama %65 artırdığını gören üreticinin bu çeşitleri benimsemesine şaşmamak gerek. Bu nedenledir ki, Türkiye pamuk ithalatında bir numaraya yükseldiği 2007 yılında, Hindistan pamuk ihracatında dünya birincisi olmuştur. Dolayısıyla diğer ülke politikacılarının, tarımla ilgili karar vericilerin bu konulara acil eğilmeleri gerekir. Bu ise toplumun sağlıklı bir biçimde bilgilendirilmesi ile olasıdır. Tarımsal biyoteknoloji ekonomik bir olaydır ve tüm paydaşlar Türk çiftçisinin rekabet gücünü yükseltecek konulara yoğunlaşması zorunludur.
Biyotek ürünlerin ekim alanları 114 milyon Ha’a ulaştığı 2007 yılında bazı ürünlerde dünya ekim alanlarının %50’leri aşmış (Çizelge1) ve örneğin 35 milyon Ha pamuk ekiminin 15 milyonu transgenik çeşitlere ayrılmıştır.
Zararlılara dayanıklı transgenik pamukla ilgili bir araştırmada Arjantin, Çin, Hindistan ve Meksika verilerine dayalı bir araştırma sonuçları ilginçtir. Verim ve kar artışı ile ilaç kullanımındaki tasarruflar oransal olarak Şekil2’den izlenebilir. Buradan da anlaşılacağı gibi her dört ülkede pamuk verimi belirli oranda artarken Çin’de kar %100’ü aşmıştır. İlaçta ise ortalama %50’lik bir tasarruf sağlanmıştır.
Tarımsal biyoteknoloji karşıtlarının öne sürdükleri konulardan biri de tohumlukların tümü ile uluslararası firmalara ait olmasıdır. Hâlbuki olayı yakından takip edebilen ülkeler kendi sistemlerini kurmuşlardır. Örneğin Çin kullanılan transgenik pamuk tohumluğunun %40’ını kendi çeşitleri ile karşılayabilmekte, İran kendi transgenik çeltik çeşidini tescil edebilmektedir.
Diğer taraftan transgenik çeşitlerin beraberinde gelen artıların, karların paylaşımının da bilinmesinde yarar olsa gerek. Çünkü transgenik karşıtlarının bir görüşü de karların uluslar arası tohumculuk firmalarının cebine gittiği yönündedir. Şekil 3’den, yabancı ot ilacına dayanıklı soya ve bt pamuktan elde edilen karın hangi sektörler ne oranda yansıdığı izlenebilir. Söz konusu meblağın %5’i patente, %10’u tüketiciye ve %50’si de üreticiye yönlenmektedir.
Yıllık 7 milyar dolar civarındaki üretim değeri ile ve %10 artışla transgenik çeşitlerin üretimi gelecekte daha çok ülkede ve çok daha fazla üründe gerçekleştirilecektir.
Türkiye’nin transgenik çeşitlerin acil olarak devreye girmesini gerektiren pek fazla konu başlığı olmayabilir. Pamuk tarımında Çukurova uygulamaları yanında, Ege’de ikinci ürün mısır tarımına olanak verecek transgenik çeşitler dışında, dünyada geliştirilen ve Türkiye’ye önerilecek herhangi bir transgenik çeşit yok. Fakat bu durum, bugün için geçerli. Yarının tarlaları geliştirilen transgenik ürünlerle ilaç endüstrisine veya yeşil yakıt olarak enerji sektörüne hizmet veriyor olacaklar. Nitekim bu konular çerçevesinde, ABD’de transgenik mısır ekim alanları 2006’dan 2007’ye % 50’den %73’e çıkmıştır.
Peki, Türkiye tarımsal biyoteknolojinin seyircisi mi kalacak? Aslında klasik ıslahın henüz başarılı olmadığı, ekonomik getirisi milyarlar Ytl’i bulan birçok konunun bir an önce biyoteknoloji ile çözümlenmesi için acil “Tarımsal Biyoteknoloji Gündemi”ne gereksinmemiz var. Kurak koşullarda daha fazla verim sağlayabilen buğday çeşitlerinin Mısır’da transgenik olarak (hem de geni arpadan alarak) geliştirildiği bilinmektedir. Avustralya’da ise yine kurağa dayanıklı transgenik buğday tescil denemeleri devam etmektedir. Türkiye için süne–kımıla dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesinin çiftçimize ekonomik katkısını düşünebiliyor musunuz? Tarım Bakanlığı bu konuda ilk adım olan “Biyogüvenlik Yasasının” AB mevzuatları çerçevesinde ele alınacağı duyurusunu yaparken, AB’de beş ülkede üç yıldır transgenik mısır tarımının yapıldığını umarız göz önünde bulundurur. Keşke söz konusu taslak olumlu – olumsuz görüşlere yeniden son biçimiyle açılsa da, ülkemiz için en iyi yasanın çıkması sağlanabilse! Bu, yarının çeşit geliştirmelerinin en etkin yöntemi görünen tarımsal biyoteknolojinin, yasal düzenlemeleri, planlama, eleman yetiştirme, yatırım ve araştırma stratejilerinin en titiz bir şekilde geliştirilmesi açısından çok önemlidir.
Tarımsal biyoteknolojilerin dünyadaki uygulamalarına bakıldığında büyük farklılıklara rastlanmaktadır. Yukarıdaki Pakistan ve Brezilya örneklerinde olduğu gibi gen satın alma, çeşit ısmarlamanın yanında, ileri teknoloji araştırma kuruluşları ile eleman yetiştirmeden başlayarak, bilimsel işbirliğine varan ikili anlaşmalar oldukça rağbet gören stratejik seçeneklerdendirler. Ne var ki bu tip anlaşmalar, İran ve Mısır’da olduğu gibi, genelde konusunda uzmanlaşmış kadrosu ile otonom kuruluşlarla, yani “TÜRKİYE TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ” benzeri birimlerle gerçekleştirilebilirler. Kuruluş aşamasındaki “Türkiye Bitki Teknolojileri Platformu’nun” bu konuda olumlu katkılarının olacağı beklenebilir. Unutmamamız gerekir ki, Türk üreticisinin dış rakipleri ile yarışabilmesi için, onların kullandığı ileri teknolojileri kullanabilmelidir.
Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz –Ege Üniversitesi

KAYNAKLAR
1. Açıkgöz N., Contribution Of Transgenic Varieties To Cropping Systems paper presented in “COMMUNITY OF SAHEL–SAHARAN STATES CONFERENCE ON SEED INDUSTRY IN AFRICA:The impact of genetically modified seeds on safety of food and environment” (25-27 April 2006 Tripoli, - Libya).
2. Açıkgöz N, ve N. Açıkgöz. Tarımsal biyoteknoloji ve organik tarımla ilişkisi. Eser: Eraslan İ. H. ve F. Şelli: Sürdürülebilir Rekabet Avantajı Elde Etmede ORGANİK TARIM SEKTÖRÜ, URAK yayınları no 2006/1; S: 88-103 (www.urak.org)
3. Açıkgöz N.: Biyoteknoloji Türk tarımına neler kazandırabilir? Tarım ve Mühendislik 2008 (baskıda) 2008